17 Mart 2012 Cumartesi

cafefernandonun üç tane cheesecake tarifi vardı. üçünü de karıştırarak bir cheesecake elde ettim. tabanını birinci yapışımda yaktım, ikinci yapışımda beceremedim, üçüncüsünde eaaaaoah yeter be diyip eti burçak bisküviyle nesquik çikolatalı mısır gevreği tozunu karıştırarak yaptım. o biraz oldu. sonra baktım tabanı sert. ben sert tabanlı cheesecake sevmem. şekerli sütle ıslattım. galiba mis gibi oldu. kremasını en zor olanından yaptım. üstüne de frambuaz serdim. yarın bakcam. 

23 yılımın abartısız 17 yılından fazlası okullarda geçti. matematikti, fizikti, kimya, biyolojiydi, lisede almanca, üniversitede ingilizce eklendi, sosyolojiydi, şehirdi, ekonomiydi. hayatımda günümün çoğunu mutfakta geçirdiğim günlerin sayısı bir elimin parmağını 23 yılda geçemedi. gelgelelim dostlar gönülün meylettiği yer belli. benim sadık yarim, evimin mutfağıdır. 

kafkaesk rüya

14 Mart 2012 Çarşamba

yaşadığım dünya haricinde bir de uyuduğumda yaşadığım dünya var. rüyamda, sürekli olarak daha önceki rüyalarımda gördüğüm yerleri tekrar tekrar görüyorum. böylelikle rüya alemim bana yabancı gelmiyor. ayrıca binaların kendi dünyadaki görüntüsünden başka ruhlarının görüntüsü farklı oluyor. mesela itü'nün makina fakültesinin ruhu, kendi fiziki durumundan bambaşka bir şekle sahip. gene avlu sistem, gene karmaşık, ama ruhu daha karmaşık. yemekhanesi en alt katta, bahçeden geçişleri var. merdivenleri mermerden ve adım atılan kısmı aşınmış. A girişi, B girişi diye girişleri ayrılmış, ve tuvaletleri gene gerçekte olduğu gibi az. bağlantıları labirent gibi ve kaybolmak işten bile değil. rüyamda makine fakültesini aynı haliyle 3-4 kez gördüm. dün de gördüm. tuvalet aradım. yerini biliyordum ama nasıl gideceğimi unutmuştum. okuldaki revirde olay olmuş, ilkokuldan bir arkadaş revirin önünde baygın, diğer insanlar, lisedeki coğrafya öğretmeni hatice hoca falan ona bakıyordu, umursamadan tuvalet aramaya devam ettim. dönüşleri döndüm, gidişlere baktım, erkekler tuvaleti hep oluyordu da kadınlar tuvaleti hiç olmuyordu. makina fakültesinin makus talihini değiştirmeli diye düşündüm, ama eylemde bulunacak durumum yoktu, çünkü tuvaletim vardı. diğer binaya geçiş yapmıştım. daha önce de gittiğimden biliyordum ki diğer binanın en üst katında rektörlük bölümü, ve bölümde de bir kadınlar tuvaleti var. oraya doğru çıkıyordum. rektöre giden yolda ben diyeyim 100, siz diyin 150, böyle bakınca aşılmaz gibi duran merdivenler var. tırman allah tırman. rektörlük kapısına doğru çıktıkça merdiven basamakları daralıyor, sonunda yokuşa yakın bir hal alıyordu. ayrıca "arnavut kaldırımlı taş sokaklar" bilincime nasıl işlemişse bir yerden sonra o yokuş öyle minik taşlı, aralarından çim büyümüş bir yokuş oluyordu. tırmanması zordu da çok yaklaşmıştık. çıkarken mimarlık fakültesi dekanı orhan hocayı gördük. aliye orhan hocayı tanıttım. koşar adım aşağı iniyordu. tuvaletim olduğundan selam vermedim. çıkmaya devam ettim. tam kapıyı gördüm, kapı açıktı, biz tırmanıyorduk, iki polis, bir adamı tabancayla vurdular. adam yere serildi. polisler sonra kapıyı kapatıp aşağı doğru inmeye başladılar. ve adam tehlikeli, aşağı inin! uyarısı verdiler. kapı kapalıydı ama farelerin kullandığı o posta girecek boşluk açıktı. oradan silahla vurulup tuvalete gitmek sevdam yüzünden canımızdan olmayalım diye aşağı indik. artık çok yorgun, bir o kadar da umutsuzduk. ömrümün sonuna kadar tuvaletimi tutabileceğime inandım, pişmanlıkla uyandım.

Kony 2012 Video is Misleading



iki post önceki paylaştığım vidyoya ithafen bunu görüşümle paylaşma gereği hissettim. sebep:

bundan önceki "save the world by your responsibility" temalı izlediğim, takip ettiğim, destek görmeyi bekleyen çevre koruma belgeselleri, insan hakları ile ilgili olsun, geri dönüşümle ilgili olsun envai çeşit sivil toplum kuruluşu programları, veya kar amacı gütmeyen kuruluşların liberal "bana balık verme değil, bana balık tutmayı öğret de değil, bana balık endüstrisi kurmayı öğret" temalı girişimcilik okullarını ilgiyle izliyorum. sonuçta şu dünyaya geldiysek bunun bir amacı olmalı ve duyarlı vatandaşlar olabilmenin çabasını gütmeliyiz diye düşünen insanlarız. fakat gördüğüm şey stkların veya kar amacı gütmeyen kuruluş girişimcilerinin noktasal yardımlarının da insanları ruhsal tatmin yönünde tatmin edip aslında pek de işe yaramadıkları. Kony ölmüş efendiler. neyin peşindesiniz? kony ölmemiş olsaydı bu şekilde bir amerikan rüyası, bir halk kahramanlığı, bir sinema filmi teması yaşanır mıydı bilmiyorum. postmodern dünyanın herşeyinde bir "fake"lik seziyorum. sonra postmodern dünya bana " fake değilim ben" diye vidyo çekip youtubedan yolluyor. sonra biz de hep beraber dalga geçiyoruz.

davetsiz misafir

11 Mart 2012 Pazar

şiir yazmadığım için, ve şiire maruz kalmadığım için, Allah'a bir şükür borcum var. çok şükür ya rab.

dün odamın penceresinin tıktıklanmasına uyandım. tıktıktık diye sürekli bir tıklatış ve sonra 5 saniye kadar boşluk. sonra tekrar. biri taş atsa diyorum, böyle taş atmak olmaz. ayrıca kim neden taş atsın. yukarı kattaki çocuklar ipin ucuna sert bir şey bağlayıp da oyun mu yapıyorlar diyorum. çok düşük bir ihtimal olmakla beraber aklıma daha uygun bir ihtimal de gelmiyor. pencerenin perdesini aralıyorum. minik bir kuş cama tıklatıp tıklatıp karşı komşunun penceresine de aynı şekilde tıklatıp tıklatıp sonra benimkine tekrar tıklatıyor. ekmek kırıntısı koyuyorum. ve olay kapanıyor.

bugün üç minik serçe daha seri bir şekilde odamın penceresini tıklattı. gene anlamadım. çünkü sayıları artınca yağmur veya dolunun pencereye vuruşundaki sese benziyordu. baktım serçecikler. gene kırıntı koydum. bugün, yarın pencereme dadanacak kuş sürüsünün hayaliyle yaşıyorum. bakın şiirsiz ne kadar şiirsel yaşıyorum.

KONY 2012

8 Mart 2012 Perşembe



postmodern bir "save the world by your responsibility" programı. bakalım proje hayata tutunabilecek mi? amacına ulaşabilecek mi? bu yılın sonunda kony'yi durdurabilecekler mi?

5 Mart 2012 Pazartesi

yazlığı hep sevdiğim gibi hatırlıyorum. denize giderken geçtiğimiz yol toprak ve çimlikti, kapıdan geçer geçmez kuma merhaba derdik. dedemin özellikle bahçesine toprak döktürdüğünü zannederdim o zamanlar. doğal hayata böyle keskin geçişleri yakıştıramamıştı çocuk aklım. yüzmeyi dedem öğretti. belimden tutup yüzer gibi yaptırarak. su üstünde yatıp dinlenmeyi de. yorgun olduğumde hep oturmaktan ve yatmaktan ziyade suyun içinde yatmayı hayal ediyorum. yorgunluk biraz zamanla alakalı. "az zamanda çok işler yaptık" yorgunluğu. zamanın yapılan işe uygunsuzluğu bir nevi. ve yatarak yorgunluk değil, zaman geçiyor. halbuki suda zamanı durduran bir şeyler var sanki. dalgalardaki gidiş gelişler saniyelerin geçip gittiğini umursamadan gidip geliyor. suyun kaldırma kuvveti, zamanın geçişindeki hıza meydan okuyacak nitelikte. kendini suyun kaldırma kuvvetine yasladığında, zamana meydan okuyabilecekmiş gibi hissediş bundan. o yüzden, ben dostoyevski olsaydım, yer altından değil, su altından notlar yazardım.



bir karadeniz fıkrası

23 Şubat 2012 Perşembe

ortodonti tedavisi görmekte olan safinaz, çenesinden ameliyat olur. ilk gün ve ikinci gün pata küte bardakla kaşıkla tek tük sulu şeyler yiyebilmektedir. bir de ağrı kesici ve danalar için icad edildiği tahmin edilen büyüklükte bir antibiyotik kullanmaktadır. 3. günü doktora kontrole gidince doktor çenesini sabitlemek için tüm dişlerini sıkı sıkıya lastikler ve ağzı kapanır. sonra safinaz saf saf eve geri döner. ağrı kesici alma vakti gelmiştir. bunun için yemek yemeğe çalışmaya yeltendiğinde bir bakar ki ağzını açamıyor. ula doktor der, hacen bu lastikleri takacağıdun da ağzımı açamayacağıdum, hacen bu ilaçları nereme sokacağum da verdun?

uykuların doğusu

18 Şubat 2012 Cumartesi

hasan ali toptaş okuyorum sözün gelimi. sonra mesela birden ışıklar parlıyormuş adeta. gelgelelim o ışıklar benim beynimde parlamıyor, aksine ben diyeyim akşam ortasında güneş ayın arkasından bir görünüp bir kayboluyor, siz deyin karanlık bir diyarda pencereleri dev bir insan boyu büyüklüğündeki tarihi bir binadaki bir aklı kaçık yatak odasının ışıklarını söndürüp açıyor, sonra burasını ben de bilemiyorum ama dinleyen hikayenin nereye gideceğini tahmin etmeye kalkışırken hikayenin başını nedense unutuyormuş. hikayenin tınısı iyiymiş, böyle sonu da melodik bitiyormuş bitmesine amma ve lakin bir cümlenin tahayyülünü beyinde oluşturduktan sonra, diğer cümlenin beyinde tahayyülünü oluşturmak biraz zorlaşıyormuş. sebebi yazardan mıdır, okuyucunun günümüz dünyasının "amerikan essay writing" kurallarını içselleştirmesinden ötürü aptalmışçasına hikayenin başında neyden bahsedeceğini thesis olarak girmesini beklemesinden olsa gerek beklentisi pek tabii karşılanamamış. sonra işte insanlar bir bakmış ki aynı dili konuşmalarına rağmen konuşmalarında ve yazmalarındaki yol yordam farklılıklarından dolayı başka dilde konuşuyor gibi birbirlerini anlamaz olmuş. 

lafın kısası efendim, hasan ali toptaş okumak için, benim başka bir düzene, bol zamana ve boş kafaya ihtiyacım varmış. 

16 Şubat 2012 Perşembe

son yazımın başlığı kavonoz dipli dünya olmamalı diye yazıyorum. 

kuşlar, balıklar, kediler ve kağlumbağalar, sonra insan ırkından özellikle çocuklar, çiçekler ve böcekler hoşuma gidiyor. sevgi doluyum. kokusu olan her şeyi seviyorum. şehirleri de seviyorum. her şeyin kokusu var. şehirlerin bile. şehirleri de kokusu olduğu için seviyorum. özlediğimde eğer çok özlemişsem özlediğim şeyin kokusunu alıyorum. bence özel değilim. başkaları da böyle, ki türkçemizde burnunda tütmek diye bir kavram var. burnumda tütenler var.

bu yazıya "kavanoz dipli dünya" başlığı yakışır dedim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

minibüste sallanır vaziyet çok arabesk bir durum. ve hala yaşatılan bir olgu. minibüse binen aile. kadın söylenmesi. allah gözünü kör etmesin. çocuğunu bindirirken. kendi binerken bismil...ses küçülüyor. rahimi duyamıyoruz. işe başlıyorum diyor, allahı belli belirsiz duyuyoruz. allahın adıyla(burası ivedilikle) başlıyoruz herhalde yani, ama rahim yok. esirgeyen ve bağışlayan allahın adıyla başladığını duysaydık, çocuğunu ite kaka minibüse koyarken allah gözünü kör etmesin demezdi di mi. aslında etsindi de ufak bir sinir buhranında bela okumaya gelmez diye etmesin dedik.